Makalelere dön

Öykü · 3 Kasım 2026 · 12 dk okuma

PIRPIR

Yatağına uzanmış gözlerini tavandaki çatlaklara dikmişti, açık olan pencereden içeri usulca süzülen sokak lambasının tavana yerleştiğini fark etti. Sokak lambası sessizce kızıllığında titriyor. Dolunayda suyun üstüne usulca yerleşen ışığın halini andırıyordu. Tavandaki çatlaklar bile titremesinden ürkmüş olacak ki aralarındaki çatlakların büyümemesi için sessizliği bozmuyordu. Bir haftadan beridir evden çıkmamıştı.

Karanlığın tam aydınlığa ereceği vakitti gözlerini uyku tutmamış tavandaki titreyen ışığı temaşa ediyordu. Gece nöbeti gündüze devretmek için sessizce bekleyişe girmişti. Titreyen ışığa bakarken aklına Yasin süresindeki ayet geldi diline dolanan “Ne de gece gündüzün önüne geçebilir” sözleri her şeyin iltizam ve nizam içinde ilerlediğini, her şeyin bir anlamı olduğunu fark etti. Anasının sürekli zor zamanlarda diline dolandığı “bu da geçer yahu” sözlerini düşündü. Umutta böyleydi işte en umutsuz olduğun vakit umudunun biranda filizleneceği vakittir. Sessizliği bozan pencereye vuran yağmur taneleriydi, herbir yağmur tanesinin sessizliğin hükümranlığını bozmadan usulca pencereye vurması hoşuna gitmişti. Yavaşça doğruldu, yatağı hemen pencerenin yanındaydı. Bu da geçer ya hu, buda geçer ya hu… Sözlerini üç kez söyleyi verdi. Ne vardı bu sözlerde çocukluğundan beri aile büyükleri en zor anlarda hep bu sözleri söylerlerdi.

Pencereyi açtığında yüzüne çarpan hafif rüzgar tavandaki titreyen ışığı takip edercesine doğru tavana esmeye başladı. Sokak lambasının kızıllığına bakınca yağmurun sakince yağdığını ve tabiatı incitmeden usulca inişini izledi; günlerdir esen rüzgarın rahmeti getireceğini biliyordu. Çocukluğundan beri hep bu anları bekler yağmurun ne zaman yağacağını az çok tahmin edebiliyordu bu yüzden geceleri temkinli davranırdı, ve nihayet gökyüzü kapılarını yeryüzündekiler için serin ve selamet olması için açmıştı. Toprak güneşin alnında çalışan bir ırgat gibi suya susamış kana kana içiyordu. Su sabahın derinliğinde yitiyordu. açık olan pencereden sadece toprağın üstüne düşen yağmurun sesi, ve çıkan toprak kokusu vardı. Evleri iki katlı dut ve söğüt ağacının bulunduğu, eğreltiotları ve güllerin mis gibi koktuğu, papatyaların ve nergis çiçeklerin boy boy açtığı eski taştan bir evdi, bahçe giriş kapısı ana yola bakıyor bahçe duvarının yanından ark geçiyordu. Bahçeleri sulamak için yapılmıştı. Bir aya yakındır ülke ve dünya bir virüs ile uğraşmaya koyulmuş hayat oldukça zorlaşmıştı. Babasından kalma terzi dükkânına gözü gibi bakar kutsal bir emanet gibi sahip çıkardı. Sami 20 yaşına yeni beyaz tenli açık alınlı, gözlerinin yeşili dut ağacının altındaki çimenleri andırırdı. Geniş omuzlu, yanağına yerleşen gamzeleri ile etrafına tebessüm ettirirdi. Baharın gelişi nisan yağmurlarından belli olurdu. Havada güzel bir esinti ile başlayan sonra yağmurla devam eden günleri iple çeker çocukluğundan beri her bahar yağmurunda tek başına yürümeyi ve çimenler gibi ıslanmayı severdi. Ama bu sefer daha temkinliydi kısa yıpranmış ve rengi yağan yağmurlardan solmuş olan tişörtünü giydi kitaplıkta duran maskesini yüzüne taktı, ama hoşlanmamıştı maskeden, yağmur kıskana bilirdi. Hiç onun rahmetinin altına maske takarak çıkmamıştı. Her yağmur yağdığında başını gökyüzüne kaldırır ve yağmur tanelerinin yüzüne yavaşça yerleştiğini hissederdi. Muazzam bir duyguydu sanki yağmur konacağı yeri biliyor ve onu arıyordu. Sözleşmiş gibi her bahar yağmurunda buluşurlardı. Ama bu sefer başka türlüydü içi huzursuz ve öfkeliydi.

Kapıyı açtığında yağmur tanelerinin birbirine çarpmadan gidecekleri adresleri biliyormuşçasına iniyorlardı. Nenesinin söylediği söz geldi aklına evladım yağmur ve kar tanelerinin her bir tanesini melekler indirir. Doğru muydu yağan yağmurun bir ahenk içinde ineceği yeri bilmesi, eski demir kapıyı aralamış yağmuru dinliyordu. Bahçe duvarının içindeki sır ortağı dut ağacı ilişti önce gözüne her yağmur tanesinde ışıl ışıl parlıyordu. Ne kadarda konuşmuşlardı dut ağacıyla bebekliğinden beri buradaydı ilkokula gidişindeki heyecanı ilk ona söylemişti. Bal gibi dutları yerken ilk kavgasını anlatmış ve sevdiği kızı söylemişti. Dut sessiz bir sırdaş gibi her söylediğini dinliyor söylenen kelimeleri gövdesine hapsediyordu, dalları filizlenmeye başlamış tomurcuklar çıkmak için neşeyle yağmur tanelerini buyur ediyorlardı. Hele yıkıldı yıkılacak bahçe duvarının koruyucusu söğüt ağacı onun hayatında önemli yere sahiplerdi. Dut ve söğüt hayat yolculuğunda çocukluk arkadaşı gibiydiler. Söğüt ağacı nerde kaldın der gibi bana bakıyordu.

Bak yağıyor beklediğimiz gün geldi. Hadi sene der gibi yağmuru yedikçe kendini bir boşluğa bırakır gibi salmıştı. Ayağını kahverengi toprağa basmasıyla bir anda bahçede bir sessizlik oluştu sadece yağan yağmur tanelerinin bir melodi eşliğindeki sesleri. Toprak birden bedenini sardı ve kokusunu vücudunun tüm zerrelerine kadar çekti. Oh be ne kadar da özlemişim…

Şimdi kendime gelmiştim geçen günlerdeki gibi bir duygu içinde bahçedeki sır ortağı dut ağacını selamladım, yıllanmış söğüt ağacına baktım, aşka duran gül fidesi daha dikenlerini yontmamıştı. Kahverengi toprakta sarı yeşil renk cümbüşü tüm bahçeyi sarmak için gökyüzünden inen misafirlerini bekliyordu.

Bahçedeki dostları tek tek selamladıktan sonra bahçe kapısını araladım ve yavaşça sokağın içine yürüdüm. Galiba benden önce sabah geçmişti buralardan, sabahın huzuru vardı sessizlik bir yana, yollardaki akasya ağaçlarının yağmurdaki hışırtısı ve kokusu tüm sokağı kaplamıştı. yüreğimde açan bir tomurcuk gibiydi dallarda olan kuşlar bir senfoni orkestrası gibi yeryüzüne inen yağmuru müjdeliyor ve hoş geldin şarkısını söylüyorlardı. Tüm sokak sessizliğe bürünmüş tabiatın canlılığını fısıldıyorlardı birbirlerine, bir yanı kurumuş olan yıllanmış akasya ağacının sevincine dallarına konan kırlangıçlar eşlik ediyor. Çaprazındaki çınar ise görkemiyle sokağın efendisi gibi duruyordu. Hepsi üzerlerine vuran yağmurla cilalanmış ve düğüne gider gibi taptaze olmuşlardı. Yavaş yavaş yürüdüğüm köşede eski arkadaşlarımdan ayrılıp orman yoluna saptım yüzüme taktığım maskeyi çıkartarak sağ tarafımdaki cebime soktum ama cebimin bir kenarı yırtıktı umarım cebimden düşer ve kurtuluruz bu illetten diye düşündüm. Yağmurun getirdiği yeni hayat bize de uğrar mı, tabiat insanın dışında ritününü sürdürüyordu. Bugüne kadar fark etmemiştim tabiatın ahengini…

Yavaş yavaş yürümeye başladım etrafımdaki ağaçların ulu zirveleri sanki gökyüzünü aklıyor paklıyorlardı. Şükür duasına durmuşlardı. Evet dua..

Yağan yağmura yol açıyor gövdelerine huzurla inmelerine yardım ediyorlardı. Ormanın yanı başındaki zamanın efendileri olan eski medeniyetlere ait harabelere takıldı gözüm, binyıldır buradaydılar. Kimseye kalmamıştı bu koca şatafatlı kale, giriş kapısında ki “kimseye ait değilim ve herkese aitim.” Yazısı dünyanın hiç kimsenin olmadığını anladım, Hz Âdem’den bu yana bu yer’li olmadığını gelenin süresi dolduğunda ne kadar biriktirdiğiyle gittiğini, toprak üzerinde kimsenin kimseye öncelik hakkı bulunmadığını, sadece bazılarının biraz erken geldiğini, bazılarınınsa biraz geç kaldığını. Sadece buydu başka neye sahiptik görkemli kaleler harabelere dönüşmüş, insanoğlu yeni mekânında huzur içindeydi galiba, biz geç gelenlerdendik. Kahverengi toprağa her bastığımda ayağımın altında canlanan sarı yeşil çimenlerin hışırtısını duyuyor ezilen taze otların kokusunu hissediyordum. Papatyaların açan tomurcuklarına gözüm ilişiyordu. O kadar sessiz ve sakin yürüyordum ki işçi arının kanat vuruşunu hissettim gözlüğümün altında gürgen ağacının dibindeki yabangüllerini tohumladığına şahit oldum. evet tabiat bizim dışımızda işini aksatmadan yapıyordu. Acaba herkesin bu âlemde bir görevi var mıydı, niçin yaratılmıştım, neydi benim görevim hayatın anlamı ne olmalıydı diye geçirdim içimden. Ormana baktığında hiçbir şey sebepsiz değildi. Yağan yağmur can suyu gibi tabiatı canlandırıyor, arılar hayatı tohumluyordu. Yeni filizlenen dallarda yapraklar çıkmak için can atıyor. Kuşların cıvıltısı baharın gelişini selamlıyor yağmuru karşılıyorlardı.

Yürüdüm yürüdüm sessizce ama düşüncelerin içinde kayboldum. Etrafı bir virüs sarmıştı dostlarıma, anne ve babama dokunamaz olmuştum. Bunun huzursuzluğu yüreğimi acıtıyordu. Ormandaki çınara sarılmak istedim. O kadar görkemliydi ki beni zamanın tüm huzuruyla kabul etti ve gövdesine aldı yüreğimi. İşte dedim huzur bu

Yağmur taneleri her yüzüme indiğinde canlanıyor bana sunulan hediyeyi kabul ediyordum. Bir müddet yürüdükten sonra tüm kadim dostları geride bırakarak sokağıma döndüm. Yağmur dinmiş, sokağa huzur çökmüştü. Her bir yağmur tanesini içine çeken sokak sakinleri ışıl ışıl parlıyorlardı. Yavaş yavaş insanlar iş yerlerini açmış, sokaktaki kuş cıvıltılarının yerine korna sesleri hâkim olmuştu. Çıkarken annem bir ekmek almamı tembihlemişti, çınaraltı fırını her zaman sabah ezanı ile birlikte fırını yakar taş ocakta odun ateşinde pişen ekmeğin tadı bir başka olurdu. Fırının önünde sabah namazından çıkmış Hacı Sabri amca vardı. İnsanda saygı ve hürmet uyandıran, alnı açık yaşlı piri fani bir zattı. Siyah gözleri, bembeyaz olmuş sakalı, bıyığı ve kaşları ile Siyah gözleri o beyazlığın içinde ciğerime kadar işlerdi beni ona çeken bir mıknatıs gibiydi, uzaktan beni gördü ve elini kalbinin üstüne koyarak selam verdi eskiler hep böyledir gönül selamı derler buna. Bende cebime koyduğum maskeyi umarım cepteki delikten düşmüştür umuduyla elimi cebime attığımda maske ordaydı.

Dedem derdi evladım biri sana selam veriyorsa orda selamet vardır. Selam verenden zarar gelmez çünkü selam güven demektir. Bana güvene bilirsin benden size zarar gelmez demek istemiştir. Hele bu gönül selamıysa değme keyfine demişti. Hacı Sabri amcaya yaklaştım bastonuna yaslanmış yağan yağmurdan sonra maskesinin altından toprağın ve tüm sokağın kokusunu içine çekiyordu. Bende o arada fırından çıkan simit kokusuna vurulmuş adeta fırına çekiliyordum o arada, İşte Sami evladım hayat bu, dem bu demdir, dem bu dem, insanoğlu anı yaşamalı geçmiş mazide kaldı geleceğin sahibi yüce yaradan bize düşen ibnül vakt olmak, anı güzel yaşamaktır. Sabahınız hayr olsun inşallah ,hal hatır sorduğum zaman hacı amcamın yürekten gelen Elhamdülillah deyişine tüm sokak sakinleri amenna der gibiydi. Hafiften ılık bir rüzgar esti, akasya çiçeği kokusunu rüzgâra emanet etmişti belli ki. Evladım "En büyük felaketler içinde dahi ümidini kaybetme Unutma ki ilik en sert kemiğin içinden çıkar." (Hâfız) bu beytini söyledi ve yüreğime dikti gözlerini, …. Rahmetim ise her şeyi kuşatmıştır. (Araf 7/156) sanki hacı amcam içimdeki huzursuzluğu fark etmiş olacak ki söyledi sözler yüreğime dokundu. Doğu da Allah’ındır batı da. Nereye dönerseniz Allah’ın zâtı oradadır. Şüphesiz Allah (zât ve sıfatlarında) sınırsızdır, çok bilgilidir.

Tabi araya bir metre mesafe koymuştuk daha ihtiyarlara sokağa çıkma yasağı konmamıştı. Sabri amcanın hemen önünde esmer tenli, siyah saçlı genç bir adam vardı; saçlarının göz alan rengi ateş gibiydi. Fırıncı Ahmet usta bu sokakta çoktandır bulunuyordu. Baba dostuydu ben kendimi bildim bileli çınaraltı fırını vardı. Belki sokağın efendisi gibi duran çınar ağacı ile birlikte yeşermeye başlamışlardı. Fırıncı Ahmet abinin alnı geniş, uzun suratlı hoş sempatik bir adamdı.

Çırağına seslendi evladım şu sırada bekleyen abilerine sıcak simit ikram et bakalım diyişine yan taraftaki kahvaltıcı sütçü fevziden benden de sıcak süt geliyor Ahmet ustam diyişi yüreğimdeki heyecanı iki kat arttırmıştı. Sıcak simit ve sıcak süt bu sokağın vaz geçilmez birer parçasıydı. Üst katımızda oturan Doktor Ahmet Rıza’da üstündeki başa kadar saran beyaz tulumla göründü yeşil gözlerinden tanıdım.

Doktorum hayırlı sabahlar nasılsınız hastanede durumlar nasıl, siz ve ekibiniz iyiler mi? Lütfen dikkat edin. Deyişime Sami, çok şükür bir sıkıntı yok lakin tedbiri elden bırakmamak lazım. Bir doksan boyunda kırkbeş yaşlarında geniş alınlı, iri yeşil gözleri ve beyaz teni ve sakinliği ile bir vakarı vardı. Bu arada sıcak simitler ile sıcak süt dağıtılmaya başlanmış sıra bana geldiğinde hemen sıramı Doktor Ahmet rıza’ya verdim. Abi buyur senin acelen vardır. Malum bu süreçte zaman sizin için kıymetlidir. Sırada bulunan diğer tüm insanlar hep bir ağızdan dua ediyorlardı. Hacı Sabri amca sözün liderliğini eline alarak evladım sizler gizli kahramanlarımızsınız dikkat buyurun lütfen memleketin size ve ekiplerinize ihtiyacı var. Herkesin yüzünde bir tebessüm ve dilinde dua vardı. Gün çoktan ışımış hayat akmaya başlamıştı. Sıcak simidi ve sütü içtikten sonra iki adet sıcak ekmeği ve bir tanede anneme sıcak simit alarak ıslanmış yoldan yavaş yavaş eve yürüyordum. Bahçe duvarına geldiğimde sabah gördüğüm bahçe gitmiş sanki aklanıp paklanan ve cilalanan bir bahçe bulmuştum.

Evet benden sonra yağmur can suyu olmuş ve her bir ağaca, her bir ota, çiçeğe can vermişti. Bahçemiz ışıl ışıl parlıyordu. Her bir bitki suya doymuş çatlamış toprak gibi şişmişti. Söğüt ağacına ve dut ağacına selam vererek tomurcuklanan güller ve nergisler arasından evin demir kapısına ulaştım. Yan taraftaki açık olan pencereden içeriye ışık girmiş ve tüm eşyalara sirayet etmişti. Giriş katındaki eski mobilyalar ışığı bekler gibi tüm benliklerine giydirmişlerdi. Toprağın kokusu evin her tarafına işlemişti.

Evladım ıslanmışsındır üstüne değişte kahvaltı edelim.

Tamam annecim geliyorum. Sabahki huzursuzluk yerini umuda bırakmış, hayat tüm hızıyla devam ediyordu. Bu virüs bir imtahan mıydı? Yoksa başka bir şey mi. Kafamda deli sorular vardı.

Cebimde ki maske halen oradaydı, belli ki daha devam edecekti. Orman bile maskenin düşmesini istememiş bizi kirletmesin demişlerdi. Annem kahvaltıyı hemen bahçemize bakan pencerenin kenarındaki masanın üstüne sermiş, tüm ihtişamıyla beni bekliyordu. Başındaki beyaz tülbentten alnının orta yerine kadar inen iğne oyası göz dolduruyor annemi adeta daha bir tonton nine edasına büründürüyordu. Gel Sami evladım gel, pencereden içeri giren ışık her yeri kaplamış gün içeriye girmişti. Yağan yağmur penceremizdeki saksılarımıza da uğramış selam vermişti. Saksıdaki küpeli çiçeğinin bir tomurcuğu açmış mor ve beyaz rengin ne kadar saf ve canlı olduğuna tanıklık etmiştik. Hele biberiyelerin kokusu sanki masanın üstündeki zeytin tanelerine sinecekmiş gibiydi. Ya pencereye sarılan asma dalına ne demeli yağmur tanesini yaprağın ucunda biriktirmiş gerekli olduğunda içecekmiş hissi uyandırıyordu. Pencereden baktığımda dünyanın bu kadar güzel bir muhit olduğunu ilk kez fark ettim. Aslında bu virüs çok şeyin değişmesine veya fark edilmesine vesile olmuştu. İnsanların vefasızlığına, bireyselleşen toplumun kendi öz muhasebesini yaparak birbirine ne kadar ihtiyaç duyduğunu fark etmişti. Birbirine öfkeyle bakan, yüzlerde tebessümün kaybolduğu günler geride kalmış, sakinliğin ve endişenin yaşandığı günlerle iç içe yaşıyorduk. Tam bu esnada vardır bunda da bir hayır, bu musibetten bir hayr çıkacak inşallah. Annemin nasıl her olaya iyi yaklaştığını bir türlü çözemiyordum. İnsanoğlu hayatı boyunca böyle bir şeyle karşılaşmamıştı, koca koca profesörler her gün hayatın her yerine bağlanıp endişeli söylemleri söylerken, ülkelerin başındaki liderler bir krizden bahsederken benim annem ise, vardır bunda da bir hayr Rabbimiz kuluna zulm etmez bu musibetten bir hayr doğacaktır. Söylemi beni de güvende hissettirirdi.

Çünkü hayatın tadı kalmamış, çürümüşlüğün, kokuşmuşluğun ve bencilliğin kol gezdiği bir yaşam alanına dönüşmüştük. Çayların dumanı bardaklarımızdan tütüyor sıcak ekmeklerin mis gibi kokusu masanın üstünde yerini almıştı.